Psikolog Şenel Karaman

Hepimizin önyargıları vardır. Önyargılarımız bizi korur, karar almamızı kolaylaştırır. Sadece insanlar, gruplar hakkında değil kurumlar hakkında da önyargılarımız oluşur.

Adidas yada Nike’dan bir ayakkabı aldığınızda eğer sorunlu ise size yenisinin verileceğine ilişkin önyargımız vardır. Bu kurumlar böyle bir önyargı oluşması için çok çaba sarfetmişlerdir. Ayakkabıda bir sorun varsa götürürsünüz, incelerler ve kendilerinden kaynaklanan bir hata varsa yenisini verirler. Eğer kullanımdan kaynaklanan bir hata varsa da asla değiştirmezler. Bunun böyle olduğunu da herkes bilir.

Bu yıl başında bir Türk Telekom mağazasına gidip internet ve telefonumuzun Süperonline’dan TTNET’e geçmek için başvurdum. Satıcıya telefon numaramızın çok önemli olduğunu ve telefon numarasının geçmesinde bir sorun olup olmadığını sordum. Satıcı kız tabiiki telefon numaranızı taşıyabilirsiniz dedi ve sözleşmeyi imzaladım. Ancak kız beni kandırmış ve başka bir numara vermiş. Şu anda numara süperonlinede olduğu için hem ttnet hem de superonline ödemeye devam edeceğiz. Hemde sözleşme süresince yani 2 yıl.

Türk Telekom’da konuyla ilgili konuştuğum bir çok yetkili hiç bir biçimde sorunu çözemediler. Müşteri memnuniyet ilkelerinden birinin Verdiğimiz sözleri tutacağımızı taahhüt ediyor ve tutacağımızı taahüt ettiğimiz sözler veririz olması da komiktir. Zaten taahüt kelimesini de sitelerine yanlış yazmışlar.

Buradaki sorun Türk Telekom’un güvenilir bir kurum olup olmadığı değil. Algılarımızın bizi yanıltabileceği. Çünkü kime sorarsak soralım Adidas yada Nike’a güvendiğini Türk Telekom’a ise güvenmediğini söylerler. O zaman nasıl oluyorda ben satıcının sözüne güvendim? Bu hepimizde olan bir tür algı yanılması. Bu kuyuya düşmemek için nasıl önlem alabiliriz?

1) Eğer bir kurum güvenilir olmadığına ilişkin bir önyargı varsa bu yargıya güvenin. Çünkü önyargılar yılların deneyiminden oluşur ve kurumlar önlem almamışlarsa da sürer. Örneğin Türk Telekom daha önce PTT’nin bir parcasıydı ve güvenilir bir kurumdu. Ne gariptir iki kurum ayrıldıktan sonra PTT güvenilir imajını sürdürdü ancak Türk Telekom maalesef saygınlığını koruyamadı.
2) Eğer güvenilmez bir kurumla iş yapmak zorunda iseniz imzaladığınız her şeyi madde madde inceleyin. Kurum güvenilmez olduğunda çalışanları kolay yalan söyleyebiliyorlar. Güvenilir kurumlar müşteri memnuniyetini gerçekten önemsedikleri ve müşterilerilerine değer verdikleri için çalışanları da özenli söz veriyorlar. Çalışan hata yaptığında başına geleceği bildiği için düzgün hareket etmek zorunda kalıyor.
3) Güvenilmez bir kurumdan bir şey almak durumunda kalmışsanız her şeyi ayrıntılı inceleyin. Şüpheci yönünüzü ön plana çıkarın.
4) Güvenilir kurumlarda olması gereken olur, güvenilmez kurumlarda olması gerekene değil olana odaklanın. Olması gerkene odaklanırsanız yorulursunuz.
5) Tüketici Sorunları Hakem Heyeti gibi kurumlara başvurmaktan çekinmeyin. Şikayetim var gibi sitelere, kendi sosyal medya hesabınıza kurumla ilgili sorunları yazın. Çevrenizdeki insanların bu tür durumlarda yazdığı şikayetleri kendi sosyal medya hesabınızda paylaşın.

İnsanlar hata yapabilirler. Bazı hataların geri dönüşü vardır. Kurumlar hatalarını telafi etmenin yollarını buldukları ölçüde güvenilir olurlar.

Liman Psikoloji tarafından üretilen Öfke Kasırgası oyunundan sonra Sihirli Safari ve Luna’nın Park’ ı oyunlarımız için de Marka Tescil Belgelerimizi aldık.

Psikolog Şenel Karaman, Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’ nün düzenlemiş olduğu “Şehit Ailelerine Psikolojik Destek” konusuyla seminer verdi. 10 Ocak 2007 tarihinde yapılan seminerde e şehit yakınlarına sunulacak psikolojik destek hizmetlerinin tamamı hakkında bilgi verdi.

 

 

Psikolojik Danışman Berna TÜRKER – Psikolog Burçak ERİTMEN – Psikolog Fatima KESKİN

Her çocuğun yaşına bağlı olarak adım adım geçtiği farklı gelişimsel özellikleri vardır. Bu özelliklerden bir tanesi de kaygı ve bu insanı koruyan duygulardan bir tanesidir. Düşünsenize eğer karşıdan karşıya geçerken bir arabanın çarpmasından kaygılanıyor olmasaydık kendimizi koruma ve dikkat etme güdümüzü harekete geçiremezdik.
Çocuklar büyüdükçe kaygıları değişir, örneğin 2 yaşındaki bir çocuk yüksek sesten korkarken, 5 yaşındaki bir çocuk daha çok karanlıktan korkar.
Ergenlik döneminin başlamasıyla kaygının boyutu, şekli farklılaşır. Bu dönemdeki genç çevresindeki kişilerin kendisi hakkındaki düşüncelerine fazlasıyla önem verir ve artık bunlar kaygının kaynağına dönüşebilir.
Her çocuk biriciktir ve kaygısı da, bununla baş etme yöntemi de birbirinden farklıdır. Kaygı yaşayan çocuklar bunu düşünce, davranış ve bedendeki belirtilerle ifade ederler.
Anne-babalar çocuklarının bu endişeli hallerine şahit olduklarında bir şeyler yapmak isterler ve bazen hangi yöntemi uygulayacakları konusunda çıkmaza düşebilirler. Biz de sizlerin uygulayabileceği ve teoriyle pratiğin birleştiği yöntemleri listeledik. Kaygıları kovalarken eğlenmeniz dileğiyle…
Dur-Empati Kur- Değerlendir-İzin Ver
Çocuğunuz endişelenebilir. Siz ebeveyn olarak endişelenecek bir şey olmadığını bilirsiniz ve çocuğunuzu ‘bana güven, endişelenecek bir şey yok’ gibi cümlelerle telkin etmeye çalışabilirsiniz. Ama hepimiz bunun o kadar da basit olmadığını biliyoruz. Böyle zamanlarda umutsuz ve endişeli olan çocuğunuz sizi dinlemek ister fakat beyni buna izin vermez. Kaygı yükseldiğinde beden hayatta kalabilmek için hızlı bir kimyasal madde döngüsüne girer ve zihinsel geçişler gerçekleşir. Bunun yan etkisiyle beynin prefrontal yani mantıkla çalışan kısmı durur ve bunun yerine otomatik olarak çalışan, beynin duygularla hareket eden bölümü devreye girer.
Böyle zamanlarda çocuğunuz mantığını kullanmada, basit işleri tamamlamada ve bunları hatırlamada zorluk çekebilir. “Dur-Empati kur- değerlendir- izin ver”, tekniği sizin işinizi kolaylaştırabilir.
Dur – çocuğunuzla birlikte durun ve derin bir nefes alın. Derin nefes almak sinir sistemini tersine çevirmeye yardımcı olur.
Empati kur – kaygı tedirgin eder. Çocuğunuz sizin bunu anlamanızı ister, bunu gösterin. Onun hissettiği duyguyu anlayın ve sözlü olarak geri bildirimle yansıtın. Örneğin “Şu an oldukça korktun.” “Bu durum seni endişelendirdi” gibi.
Değerlendir – Ne kadar kaygılandığını keşfetmek için, puanlama sistemini kullanarak ona yardımcı olabilirsiniz. Örneğin; “Karanlık seni ne kadar kaygılandırıyor? 0 ile 10 arasında puan verebilirsin. 0 hiç kaygılandırmıyor, 10 çok kaygılandırıyor olsun.” Verdiği puana göre kaygısını düşürmenin ve onu rahatlatan şeyleri keşfedin. (müzik dinlemek, oyun oynamak, şarkı söylemek, sarılmak…)
İzin ver – suçluluk hissini bırakın. Siz iyi bir ebeveynsiniz ve çocuğunuzun endişelerini gidermek için baş etme yollarını bulmasında iyi bir kılavuzsunuz. Unutmayın kaygı gelişimin bir parçasıdır. Kaygılanmasına izin verin.

Ataların Mirası
“Kaygılıyım” düşüncesine sahip olan bir çocuğun kendisiyle ilgili bir şeylerin kötü gittiğine inanması olasıdır. Hatta bazı çocuklar kaygılanacağından bile kaygı duymaktadır. Çocuğunuzla endişelenmenin de bir amacı olduğunu, bunun bizi koruduğunu konuşun.

Zamanında atalarımız yemek bulmak için avcılık yaparken çevredeki tehlikelere karşı kendilerini korurlardı. Kaygılanmak tıpkı bir kılıç kalkan görevindeydi. Avcıyken av olmamak için onların çoğu zaman tetikte ve kaygılı olmaları gerekirdi. Şimdi de günümüz koşullarıyla yaşamımızı sürdürebilmek için bu duygu gerekli.

Endişe savunma mekanizmalarımızdan biridir ve bedenimizde çalar saat görevini görüp, tehlikelere karşı bizi korur. Çocuğunuza, kaygının normal olduğunu, bizi koruyan bir duygu olduğunu anlatın. Bazen beden ağrılarla ihtiyaçlarını gösterebilir ve bu baş etme yollarını öğrenerek kontrol altına alınabilir.

Endişe Karakteri
Çocuğunuzun kaygısını göz ardı etmek uzun vade de işe yaramaz. Çocuğunuzla birlikte hayali bir karakter yaratarak başlayabilirsiniz. Bunu çocuğunuzla birlikte çizebilirsiniz. Endişeyi canlandıracak olan bu karaktere bir isim verin. Bu karakter çocuğunuzda bulunan korkulara, kaygılara sahip ve çocuğunuz endişe ile hareket etmeye başladığında bilin ki hayali karakter de aynı duyguları paylaşıyor olacak. Kaygıları çocuğunuz yerine oluşturduğunuz karakterle konuşmaya başlayın. Böylece çocuğunuz dışarıdan bir göz olarak karakteri izleyecek ve karakterin duygusunu düşüncesini daha rahat ifade edecek. Aynı uygulamayı evdeki kuklalarla, bez bebeklerle, ya da uygun bulduğunuz her şeyle yapabilirsiniz.

Endişeyi canlandırmanın veya bir karakter yaratmanın birçok faydası vardır. Endişe anında çocukların bedensel tepkilerini başka bir yere aktarması ve müdahaleyi izliyor olması oldukça yararlıdır. Çocuğunuz sizin müdahale biçiminizi gözlemleyip öğrendikten sonra izin verin bir sonraki kaygı anında karakteri ile kendisi konuşsun. Bu karakteri konuşturarak mantıksal beyni yeniden aktifleştirmek amaçlanır ve onu sakinleştirebilmek ise kendisini sakinleştirebildiği anlamına gelir. Bu yöntem ile çocuğunuza kendi başına kullanabileceği bir uygulama öğretmiş olursunuz.

Kutulanan Kaygılar
“Endişelenme” demekle bir sonuca varılmadığını birçok insan yaşayarak deneyimlemiştir. Özellikle çocuklar kendilerini duygularla ifade eder ve bu şekilde anlarlar. Çocuğunuzun sınırlı dozlarda endişelenmesine izin vermek faydalı olacaktır. Çünkü her bir duygunun işlevi vardır. Önemli olan endişeye uygun davranış sergileyip sergilemediğidir. 10 ila 15 dakikadan oluşan ‘Endişe Zamanı’ oluşturmayı deneyebilir endişenin her zaman kötü olmadığını birlikte görebilirsiniz. Endişe zamanı uygulamanızda çocuğunuzun tüm endişelerini yazması için teşvik edin( isterse çizebilir). Bir kutu yapıp bunun adını endişe kutusu koyabilir ve yazdığınız, çizdiğiniz endişeleri o kutuya atabilirsiniz. Endişe zamanı boyunca herhangi bir kural olmaksızın çocuğunuzun endişeleriyle ilgili her istediğini yapmasına fırsat verin. Etkinliğin sonunda kutudaki endişeleri ister çöpe atın isterseniz kutunuzun kapağını kapatarak vedalaşın.

“Şu an”da Kalmanın Sihri
İnsanlar gelecekle ilgili çok fazla düşünür ve buna bolca vakit ayırırlar. Kısacası sık sık zaman yolculuğu yaparlar. Endişeli kişiler için bu bir tetikleyici olur. “Ya olursa” sorularıyla kendilerini daha da kaygılandırırlar.

Yapılan araştırmalar “şu an” da kalanların ve ” ya olursa” sorularından uzak duranların kaygılarının daha az ve daha mutlu bireyler olduğunu göstermiş. Bunun için ya olursa sorusundan uzak durmaya çalışmak dikkat odağını değiştirmek, nefes egzersizi yapmak işe yarayabilir.

Şimdi içinden 4 e kadar sayarken burnundan derin bir nefes al.
4 saniye bu nefesi tut. Tüm vücudunda bunun gerginliğini hisset.
Ardından 4 saniye sayarak bu nefesin karnından tamamen boşaldığını fark et.
Vücudunu merkezi neresi? Nefesi vücudunun merkezine gönder bırak bütün bedenini temizlesin.
Rahatlığı fark et. (Bunu 2 kez tekrarlayabilirsiniz.)

İşte bunların hepsi sizi bulunduğunuz ana ait yapan minik ama etkili egzersizler.

Yap-Boz Parçaları
Çocuğunuz sahip olduğu bir takım endişelerden kurtulmak istiyor mu? Mesela köpek, uçak, okul korkusu gibi… Ebeveyni olarak tabii ki elinizden geldiğince yardım ettiniz ama yetersiz kalmış olabilir. Korkulan durum ve olaylardan kaçmak sizi o an için kurtarır fakat uzun vadede çözüm sağlamaz. Bunun için Yap-Boz yöntemini deneyebilirsiniz. Çocuklar endişelerini yönetebilir, parçalara ayırabilirler tıpkı bir Yap-Boz’daki gibi. Sizde adım adım bu parçalara yaklaşmasına yardım edebilirsiniz. Her bir parçayı ele alın, keşfedin ve yerine yerleştirin. Bütün parçalar yerine oturduğunda eskiden korkutucu olan her neyse artık o kadar da korkunç gelmeyebilir.

Örneğin; çocuğunuz parka gitmekten korkuyor. Onu parka göndermemek ya da parka gitmeye zorlamak yerine, parka gitme eylemini parçalara bölebilirsiniz. Küçük hedefler; parkın olduğu sokaktan geçmek, parkın kenarına gitmek, parka doğru yürümek gibi. Adım adım, yavaşça ilerlemek çocuğunuzun kendisini iyi hissetmesine ve korkusunu yenmesine yardımcı olabilir.

Korku Kovucu Listem
Acil durumla karşı karşıya kalan eğitilmiş pilotlar ne yapar? Uçağa kanat takmak ya da motoru tamir etmek pek mümkün değil. Pilotlar acil durum kontrol listelerine başvururlar. Yıllarca süren eğitimlerine rağmen, her pilot bu kontrol listelerini el altında tutar çünkü tehlike anında sağlıklı düşünmek zordur.

Tehlikeyle karşılaşan tüm çocuklarda aynı şeyleri hissederler ve benzer bir kılavuza ihtiyaç duyarlar. Peki, onları sakinleştirmek için neden madde madde izleyebilecekleri bir kontrol listesi oluşturmuyorsunuz? Kaygıyı ilk hissettiklerinde ne yapmalarını istersiniz? Nefes almak onlara yardımcı olacaksa, ilk adım durmak ve nefes almak olacaktır. Çocuğunuzun kullanacağı bu listeyi istediğiniz kadar uzun-kısa tutabilirsiniz, ona nelerin iyi geldiğini ve nelerin onu sakinleştirdiğini keşfedin ve maddeleyin. Sonra durumu değerlendirin.
Bir başka liste ise çocuğunuzun endişelendiği zamanları gösteriyor olabilir. Bu da sizin için farkındalığı arttıran bir rehber olacaktır. Bilmek ve öğrenmek çözümlere ulaşabilmek için gerekli ilk adımdır.

Kendinize İyi Bakın:)
Çocuğunuzun endişe duyduğunu görmek acılı, sinir bozucu ve kafa karıştırıcı olabilir. Ama yalnız değilsiniz. Kaygıyı tetikleyen birçok faktör vardır; genetik, çevresel, travmatik olaylar, mizaç gibi. Unutmayın, gelişimsel döneme ait normal durumlarla karşı karşıyasınız ve üstesinden gelmelerine yardımcı olmaya çalışıyorsunuz.
Bütün aile için daha sağlıklı bir yaşam hedefine doğru giderken, kendinize duyarlı olun. Kendinizi eleştiren zayıflatıcı şeylerden vazgeçmenin ve kendinizi affetmenin zamanı geldi. Kendinizi sevin. Siz iyi ve kendi kaygılarıyla baş etmesini öğrenmiş bir ebeveyn olursanız zaten çocuğunuz da bunları sizi izleyerek gözlemleyerek öğrenecek, kendi hayatında uygulamaya geçirecektir.
Bütün bu yöntemler işe yaramadığında, çocuğunuzun günlük yaşantısı etkilendiğinde ve baş edilemez bir hal aldığında bir uzmandan destek almanız faydalı olacaktır.

Uzman Psikolog Ebru Zorlutuna & Psikolog Şenel Karaman

okulda1Birinci sınıf her çocuk ve aile için özeldir. Çocukların hayallerini süslediği, büyüdüklerinin kanıtı oldukları yaştır bu sınıf. Ona yaşını sorsalar hep büyütür yaşını okul öncesinde ve büyüttüğü yaş genellikle 7’dir. Aileler ise birinci sınıf yaklaşıyor diye hem heyecan hem de panik içindedirler. Aileler, birinci sınıf öğretmeninin ne denli önemli olduğunu bilirler ve çocuklarının anneden ya da bir yetişkinden ayrı, kendini var edebilmesinin endişesini taşırlar.

Okula Uyum

Birinci sınıf çocuğunun, okul öncesinde ya da ailesinde tamamladığı kazanımlarla okulda kendilerini var etmeleri doğru orantılıdır. Çocuğunuz okula başlarken o ilk güne kattığınız önem, heyecan, endişe ya da olumsuz duygular direkt çocuğunuza geçebilir. Çocuğunuzun da okul algısı olumsuz yönde etkilenebilir.

Anneden sağlıklı ayrılma olgunluğunu kazanamamış ve okul öncesinde bu duruma müdahale edilememiş çocukların ilkokulda daha büyük ve kalabalık bir ortama katılması zorlaşabilmektedir.

Öz Bakım Becerileri

Çocuğunuzun öz bakım becerileri okul öncesi dönemde sağlıklı bir şekilde tamamlaması onun ilkokulda da bütün öz bakım becerilerini kendisinin tamamlaması demektir. Birinci sınıfta kendi başına tuvalete gidemeyen, başında birisinin beklemesini isteyen, yeterli temizliği yapamayan, kendi başına yemek yemeyen çocuklarla karşılaşmak bu durumda şaşırtıcı değildir. Ya da temizlik kurallarını içselleştirememiş çocukların yemek öncesi ve sonrası elini yıkamadan sınıfa ya da yemekhaneye gittiği de çok sık görülmektedir.

okuldailk3Sosyal Becerileri

Çocukların sosyal becerileri de son derece önemlidir. Kendini ifade etmekte zorlanan çocuklar kalabalık sınıflarda parmak kaldırma, söz alma gibi durumlarda zorlanabilmektedirler. Okulun ilk günü mutlaka çocuğunuz hakkında öğretmenine bilgi vermeli onun bu becerilerini aile-okul işbirliği ile çözümü için uğraşmalısınız. Ya da henüz çocuğunuz okul öncesi dönemde bu tür beceriler de zorlanıyorsa mutlaka okul psikoloğundan ya da dışardan bir uzmandan yardım almalısınız.

Arkadaşlık ilişkileri ilkokul 1’e bağlanmayı ve okula severek gelmeyi olumlu yönde etkileyen diğer bir etkendir. Okul öncesi dönemde sosyal ilişkileri güçlenen çocuğunuz ilkokul 1 ‘de de bu becerilerini kullanacak ve yeni arkadaşlar edinecektir. Mutlaka okulda edindiği arkadaşlarla dışarda da zaman geçirmesini sağlamanız arkadaşlık bağlarını güçlendirecek, okula heyecanla gitmesini sağlayacaktır. Okul öncesi dönem de de sadece okulda değil dışarda da görüşebildiği arkadaş çevresi olmalıdır. Bu durumda sizin de sosyal bir aile olmanız kaçınılmazdır.

Akademik Becerileri

En can alıcı nokta ise çocuğunuzun ilk defa karşılaştığı okuma-yazma süreci yani akademik alanı. Aslında çocuğun kendisi ile inancı ne kadar olumluysa akademik alanı da o derece olumlu ilerleyecektir. Kendisi ile inançı “ben başaramam”, “yetersizim”, “kötü bir çocuğum”, “başarısızım”, “sevilmeyi hak etmiyorum” gibiyse; küçük bir başarısızlıkta öğrenme süreci bozulacaktır. Tam bunun tersi, şimdiye kadar her oyunda kazanmış, başarmış  ayrıca aile de bunu beslemiş ise akademik alanda küçük bir başarısızlıkta bir takım davranış problemleri karşımıza çıkabilmektedir (Tırnak yeme, alt ıslatma, tikler, kaygı ve korkular vb.).

Bunlar dışında her çocuk özel bir durumu yoksa kimi hızlı, kimi yavaş okuma-yazma sürecini tamamlamaktadır. Akademik süreçte öğretmenin gözlemi son derece önemlidir. Öğretmenin gözlemlerine göre gerçekten okuma-yazma sürecinde problem yaşıyorsa, gerekli araştırmalar ve çalışmalar bir uzman tarafından yapılmalıdır.

En önemli noktalardan birisi, çocuğunuz hangi okula başlayacak? Özellikle sevecen bir öğretmenin ve okulun seçilmesi onun okula uyumu ve olumlu okul algısı açısından son derece önemlidir. Yüksek performans kaygısı ve çok hırslı öğretmenler ise çocukların daha okula uyum süreçleri gerçekleşmeden akademik benlik algılarında problemler yaşamasına sebep olmaktadır. Çocuklar kendileri ile ilgili “ben yabancı dili öğrenemem”, “ben Türkçe yapamam”, “ben hayat bilgisi yapamam” gibi olumsuz çıkarımlarda bulunabilmektedirler.

Ödevler

Diğer can alıcı nokta ise; ödevler. Çocuğunuza bir ödev verilmişse bu gerçekten çocuğunuza verilmiştir. Bazı aileler kendilerine vermişçesine çocuğundan daha çok sahipleniyor ödevlerini. Ödevlerin özü şudur; birincisi öğrenilen kazanımların tekrar edilmesi ve kalıcı hale getirilmesi, ikincisi ise çocuğun sorumluluk duygusunun pekiştirilmesi. Çocuklarda sorumluluk duygusu okul öncesi dönem de kazandırılmamışsa ilkokul da ödev yapmakta çok zorlanmaktadırlar. Evde adeta bir ödev savaşı yaşanmaktadır. Ödev yaptırırken yapmamanız gereken tek şey, çocuğunuzdan önce çantaya sarılıp ödevini kontrol etmemek, ödev yaparken başında beklememek, ödevini bitir diye zorlamamak. Yapmanız gereken şey ise; ödevini arada bir yanına giderek zorlandığı bir konu varsa yardımcı olmak sonra tekrar oradan ayrılmak, ödevini yapmak istemediğinde ise bu aldığı kararla kendisinin baş etmesini sağlamaktır.

ergenPsikolog Fatıma Keskin 

Çocuğunuz ergenlik dönemine girdiği andan itibaren, ebeveynlik rolünüzün tekrardan gözden geçirmek, kendinizi  yeniden tanımlamanız gerekir. Bu dönem hem çocuklar hem de ebeveynler için garip ve kafa karıştırıcıdır. Çünkü ergenler kafası karmaşık ev arkadaşıdırlar. Karmaşıklığının sırrı etraflarındaki anlam veremediğimiz kabuklarındadır. Kendilerini bu kabukların altında öyle iyi gizlerler ki, anne ve babaları gerçekten çok zorlanır. Bu dönemin macerası kendilerini bu kabuktan sıyrılma mücadelesidir. Bu durumda anne baba kontrolü ele almak mı yoksa bu duruma katlanması mı gerekir? Ergen beyninin bazı bölgeleri bir süreliğine çalışmadığı için bu süreyi çalışan bölgeleriyle idare etmemiz yani katlanmamız gerekiyor. Yine de basit kurallara uyulduğunda bu dönem sağlıklı bir biçimde atlatılabilir.

  1. İpucu

Ergenler de ebeveynlerinin mutluluğunu istiyorlar. Ergenlerin davranışları sizin anne-baba olmanıza bir darbe değildir, onların niyeti sizinle her zaman yüz göz olmak değildir. Muhtemelen anne baba olarak size karşı meydan okuduklarında veya denediklerini hissettiğinizde; “Beni bu konuda ezip geçemez” diye düşünüyor olabilirsiniz. İnanın ki, sizin ergeniniz bunu amaçlamamıştır.

2.İpucu

Kurallar net olmalı. Kuralları olan bir ebeveyn olarak; “zaten kurallar var, ama benim çocuğum bunları yerine getirmiyor” diye düşünebilirsiniz. Bu durumda kurallarınızı tekrar gözden geçirmeniz güncellemeniz gerekiyor. Bu kuralların nasıl oluşturulduklarına iyi bakın. Kurallar ergenle birlikte mi oluşturuldu? Yoksa gerçekten sizin olmasını istediğiniz kurallar mı? Ergen çocuğunuzla birlikte kural oluşturmayı başaramazsanız çok yorulursunuz.

3.İpucu

Çok fazla kurallar ve kavgalar çocuğunuzun sizden uzaklaşmasını sağlar. Onunla iletişim halinde olmaya özen gösterin. Endişenizi belirtin, ama endişeniz bir yasağa dönüşmesin. Ergeniniz bu dönemde kendiyle ilgili bir keşif yolculuğuna çıkmıştır. Ortaokula gitmek onların dünyasını daha da büyük hale getiriyor. Bu çıkmış oldukları yolculukta bir polis memurundan ziyade bir rehbere ihtiyaç duyarlar. Bir ebeveyn olarak ergen çocuğunuz gibi kendinizi çok heyecanlı hissedebilirsiniz. Ama unutmayın ki, sizin hissettiklerinizi onlar çok iyi fark ederler. Çocuğunuzun sizden yardım istemesini beklemeyin, birlikte bir şeyler yapın. Örneğin, teknoloji konusunda bizden iyi oldukları için bu konu da yardım isteyebilirsiniz. Çocuğunuzu soru yağmuruna tutmayın. Genelde ergenler bunu bir sorgulama/yargılama olarak algılarlar. Eğer sormanız gerekenler varsa: onaylayıcı ve ilgili ses tonu ile sorun. Örneğin “bu senin için nasıldı?” gibi…

4.İpucu

Çocuğunuzun her şeyi anlatmasını beklemeyin. Siz çocuğunuzun ebeveynisiniz, arkadaşı değil, sizinle kendisi arasında bir mesafe koyarak kendi kimliğini oluşturmaya çalışır. Bu nedenle ebeveyn, ergenin üzerindeki ellerini  gevşetip, o’na fırsat vermesi lazım. Bu sağlıklı bir ayrılmayı kolaylaştırır. Hem ebeveyn hem de çocuk kişisel mahremiyet alanları yaratılmalıdır. Her anne baba çocuğunun nereye gittiğini merak eder, bunu telefonunu kurcalayarak ve yakalanıp yüz göz olarak değil daha açık iletişim kanalları oluşturarak yapabilirsiniz.

  1. İpucu

Ergenler öncelikle kendileri güveni kazanmak isterler ve daha sonra bunu layık olduklarını ispat etmek eğilimindedirler. Sizin endişeniz çocuğunuzun güvenini kazanmanıza engel olmamalı. Genellikle çatışmalar bu noktadan başlar. Kaygınızı  dile getirebilirsiniz: “Ben bir ergenin ebeveyniyim, seni sürekli koruyamam ama merak ederim eğer olan bitenden beni de haberdar edersen daha az çatışırız” Ergeniniz sizin net ve dürüst olmanızı çok takdir eder,  sizde ne görürse, onu aynalar.

  1. İpucu

Ergenler de normal insanlardır. Onların da sizin gibi duyguları, arzuları ve öncelikleri vardır. Çocuğunuza yaptığınız en küçük şeylerde bile, kendinize bunun doğru olup olmadığını sorgulayın. Mesela çocuğunuz kirli kıyafetlerini her gün çamaşır selesini atmasının ona bir yararı var mı? Veya sadece siz mi dağınıklığa karşı bir rahatsızlık duyuyorsunuz? Bir orta yol bulmanın yollarını araştırın. “Ben bunun önemli olduğunu düşünüyorum, ama sen bu konuda farklı düşünebilirsin. Senin ne düşüneceğini belirleyemem. Ancak bu çamaşırların yıkanıp ütülenmesini istiyorsan buraya atmalısın”

  1. İpucu

Ben dili kullanmayı alışkanlık haline getirin. Bazen istemsiz bir şekilde ağzınızdan uygun olmayan kelimeler çıkar. Hep yargılayıcı konuşuyorsanız bunları fark edin.

“Sen zaten hep geç kalırsın”, “Sen hep koltukta yatarsın”, “Çok kabasın her zaman sözümü kesiyorsun”… gibi cümleler tipik Sen Dili sözleridir… “Bir şey söylemeye başlayıpta bir türlü sonun getiremediğim zaman çok rahatsız oluyorum”, “Kolumun çekiştirilmesinden hoşlanmıyorum” gibi cümleler Ben Dili’dir.

Tabii bunları uygulamak söylenmesinden daha zordur biliyorum, ama unutmayın ki bu ergenlik çağı bir gün sona erecek ve siz feraha ereceksiniz.

Ergenlik döneminden geçen çocuğunuzun tadını çıkarın, çünkü bir bakmışsınız ki yetişkin bir birey olup evden gitmiştir…

NEDİR?

Bipolar bozukluk veya iki uçlu duygudurum bozukluğu, manik atak/manik depresif bozukluk olarak bilinen hastalıktır. Tedavi edilmediği durumda ağır bir seyir izleyebilen bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Manik atak (epizod) sırasında, kişi aşırı mutlu ya da iritabl (sinirlenmeye yatkın) olurken, depresif atak sırasında mutsuz ve karamsar hisseder.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımı, değişken davranışlar, uyku problemleri, başladıkları işi bitirememek, fikir fazlalığı, asabiyet, mükemmel hissetmek, depresyon, hızlı konuşmak, iş hayatında sorun yaşamak gibi belirtirleri mevcuttur. Manik atak sırasında görülebilen belirtiler arasında;

*Olağandışı ve sürekli, kabarmış, taşkın duygudurum,

*Benlik saygısında artma, aşırı kendine güven ve kendini üstün bulma,

*Uyku gereksiniminde azalma,

*Fikir uçuşması ya da düşüncelerin sanki yarışıyor gibi birbirlerinin peşisıra gelmesi yaşantısı,

*Aşırı konuşma,

*Dikkatin kolaylıkla dağılması,

*Amaca yönelik etkinliklerde artma ya da yerinde duramama, huzursuzluk,

*Kötü sonuçlar doğurma olasılığı yüksek zevk veren etkinliklere aşırı katılma, aşırı para harcama, rastgele cinsel ilişki, veya riskli araba kullanma gibi… sayılabilir. Bazen bu manik ataklara gerçek dışı düşünce ve algısal yaşantılar da eşlik edebilir.

Bipolar Bozukluk bazı kişilerde mevsimsel bir dalgalanma gösterir. Sonbahar ve kış, depresif durumun, ilkbahar aylarıysa manik atakların gözlendiği aylardır. Daha nadir olarak tam tersi de gözlenebilir. Duygu durumların yoğunluğu ve süresi kişiden kişiye büyük ölçüde değişir.

Bu hastalığın genelde yirmili yaşlarda ortaya çıktığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Çoğunlukla bir hastalık olarak tanınmaz. Bu bozukluğu olan kişiler gereksiz yere yıllarca ıstırap çekebilir. Tedavi edilmediğinde, alkol ve madde kullanımı, bozulmuş ilişkiler, kötü iş okul performansı, finansal, sosyal sorunlar ve artan intihar riski gibi yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Duygudurum Bozukluğu olanların %25’inin en az bir kez intihar teşebbüsünde bulundukları literatür bilgisi mevcuttur.

TEDAVİ

Bipolar bozukluk tedavisinde duygu durum dengeleyicisi (lityum karbonat, valproat vb.) ilaçlar kullanılır. Yineleyen hastalık dönemleri (mani, depresyon, hipomani gibi) nedeniyle duygudurum dengeleyici ilaçların doktor kontrolünde uzun yıllar alınması gerekebilir. Bazı antiepileptik ilaçlar ve antipsikotikler de bipolar bozukluk tedavisi için kullanılmaktadır.

İlaçla tedavi, hastalığın kontrol altına alınması içindir. Kişi, bir psikiyatrist doktor ve psikolog yardımıyla, depresyon eğilimlerine karşı bir savunma geliştirmelidir. Yine de manik ataklar önlense bile, kişide genel bir durgunluk gözlenebilir. Kişi, bu eğilime karşı da hazırlıklı olmalı, yoğun depresif süreçlerde gerektiğinde müdahale edilmelidir.

Bipolar Bozukluk düzelen ancak belli aralıklarla yineleyen ataklarla seyreder. Atak sayısı arttıkça, atakların daha sıklaştığı bildirilmiştir. Diğer yandan ilaçlar ve psikoterapi ile hastaların büyük bölümünde bu ataklar önlenebilmektedir. Bipolar Bozukluk uygun ilaç ve psikoterapi ile başarıyla tedavi edilebilir. Bu hem hastalık dönemlerinin hızlı ve güvenli şekilde düzeltilmesi, hem de atakların yinelenmesinin engellenerek hastanın normal bir yaşam sürmesi anlamına gelir. Her hastada % 100 başarı sağlanamayabilir. Ancak ilaç ve psikoterapi ile başarı % 70–90 civarındadır.

Tedavi edilmediğinde ise hastalık genelde daha sıklıkla yinelemekte ve sonuçta hastanın iş ve sosyal yaşamını bozarak ciddi kayıplara yol açmaktadır. Ayrıca tedavi edilmeyen atak sayısı arttıkça daha sonra uygulanacak tedavilere yanıt oranı düşmekte ve hastalık daha ciddi bir seyir izlemektedir.

Hastalığın seyrinde yeni bir atağın geldiğinin en önemli ipuçlarından biri kişinin daha önceki hastalık dönemleri ortaya çıkarken yaşadığına benzer belirtileri yaşamaya başlamasıdır. Özellikle uykuların bozulması, sinirlilik artışı dikkat edilmesi gereken atak başlangıcı işaretleri olabilir.

İlaç tedavilerindeki önemli gelişmeler artık bipolar kişinin hem üretken hem de yaratıcı olmasına izin veriyor, bir yandan da duygudurumunu dengede tutabiliyor. Bu nedenle ilaç tedavisi, bipolar bozukluğun tedavisinin belkemiğini oluşturuyor. Günümüzde uygulanan hiçbir psikoterapi yönteminin tek başına bipolar hastalığı tedavi ettiği ispatlanamamıştır ancak, ilaç tedavisini destekleyecek biçimde tedavinin bir parçası olarak değerlendirilir.

Ludvig Von Beethoven, Mozart, Hollandalı ressam Van Gogh, Pablo Picasso, Marilyn Monroe, Elizabeth Taylor, Britney Spears, Kurt Cobain, Sylvia Plath, Mel Gibson, Axl Rose, Sinead O’Connor, Russel Brand, Robert Downey Jr, Winona Ryder, Catherine Zeta-Jones, Amerika Birleşik Devletleri 16. Başkanı Abraham Lincoln, Amerika’nın 26. Başkanı Theodore Roosevelt, İngiliz devlet adamı Winston Churchill  manik depresif tanısı ile değerlendirildiği ve bu hastalığa yakalanan ünlüler arasında olduğu farklı kaynaklarda yer almaktadır.

Travmatik olayların bipolar bozukluğun yalnızca ortaya çıkışını değil, seyrini, atakların ortaya çıkışını etkilediği, bu hastalarda intihar girişimi oranını arttırdığını, madde kötüye kullanımının sıklıkla eşlik edebildiğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Çocukluk çağında travmatik yaşantısı olanlarda bipolar bozukluk daha erken yaşta başlamakta, bu hastalar daha fazla sayıda duygudurum atağı geçirmekte, daha fazla ek tanı görülmektedir.

 

BİPOLAR RAHATSIZLIĞI İÇİN BAZI ÖNERİLER

*Bu hastalık kimyasal dengesizliklerden ötürü kaynaklanıyor ve bunda sizin bir suçunuz yok. Bu yüzden hastalığınızı kabullenin. Yapmanız gerekenleri (psikoterapi+ilaç tedavisi) aksatmayın.

*İlaçlarınızı doktorunuzun verdiği şekilde her gün düzenli halde mutlaka kullanın. Eğer kullandığınız ilaçların yan etkileri size çok ağır geliyorsa ve bundan dolayı ilaçları aksatıyorsanız, bunu mutlaka doktorunuzla konuşun.

*Alkol kullanmayın. Alkol kullanımı, ilaçlarınızın olumlu etkilerini neredeyse ortadan kaldırır.

*Uykusuz kalmak, duygu durumunuza olumsuz yönde etki eder. Yani iyi bir uyku almanız şart. Günde 7-8 saat. Kafein, enerji içecekleri, nikotin vb. uyarıcılardan uzak durun.

*Günlük egzersiz yapın. Sizi olumlu etkileyecek ve stresinizi azaltarak duygu durumunuzu dengeleyecektir.

*Sizi üzen kişilerden, olaylardan uzak durmaya çalışın. Eğer bunun üstesinden gelemiyorsanız, bir psikoterapiste danışmanızda fayda var.

*Doktorunuzla ve psikoterapistinizle düzenli görüşün.

*Yakınınızdaki kişiler bu hastalık hakkında bilgileri olmayabilir ve size karşı ne yapacaklarını bilmiyorlardır, durumunuza onlara anlatabilirsiniz, onlara fikirler verebilirsiniz, böylelikle yakın ilişkileriniz hastalığınız yüzünden bozulmaktan kurtarabilirsiniz.

Yaşam öyküsü incelenerek bipolar bozukluk tanısı konan dünyaca ünlü ressam Vincent Van Gogh’un doğum günü olan 30 Mart bu yıldan itibaren her yıl Dünya Bipolar Günü olarak kutlanacaktır. Bipolar olan bireylerin çoğunun çok yetenekli, zeki ve yaratıcı insanlar olduğu bilinir. Unutmayın etkili tedavi ve yeterli destekle (ilaç+psikoterapi), bipolar bozukluğu olan pek çok kişi duygu durum dalgalanmalarında denge sağlayabilmekte ve normal, üretken ve tatmin edici bir yaşam sürebilmektedirler. Düzenli bir iş ve yaşam bunun en önemli koşuludur.

 

           Halil İbrahim DURAN

Psikolojik Danışman&Aile Terapisti

    halil.ibrahim.duran@hotmail.com

 

KAYNAKÇA:

  • NICE Bipolar Disorder Clinical Guidelines –nice.org.uk/guidance
  • Diagnosis And Treatment Of Bipolar Disorder – http://www.apa.org
  • Bipolar Bozukluk ve Çocukluk Çağı Travması – 2015, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar – Erten E., Funda A. Uney K., Fıstıkcı N.
  • Türk Psikiyatri Dizini – http://www.turkpsikiyatri.org
  • Bipolar Bozukluk- wikipedia.org
  • Bipolar Bozukluk Deha & Yetenek / Duygudurum Vakfı – duygudurumvakfi.com
  • Bipolar Yaşam Derneği – http://www.bipolaryasam.org

sosyal_medya_cocuk

Sosyal Medyada Bir Çocuğun Neleri Yayınlanmaz?

Şenel Karaman

Psikolog

 

Günümüz anne babası sosyal medyada sadece kendi fotoğraflarını değil çocuklarının da fotoğraflarını paylaşıyorlar. Doğum günü partileri, okul gösterileri, oyunlar, özel anlar gibi bir çok an’ı dostları arkadaşları görsün istiyorlar. Keyifle yapılan bu paylaşımlar bazen çocuklarının utancı, bazen de bir sapığın hedefi olabiliyor. Bu konuda çoğu ebeveyn davranışlarının farkında değil. Ayrıca bir çok kişi yayınladıklarını kimlerin görüp kimlerin göremeyeceği konusunda sosyal medya gizlilik ayarları konusunda gerçekten bilinçli değil. İnternet üzerinde bir çocuğun nelerinin paylaşılmasından kaçınmak gerekir?

  1. Banyo, deniz, havuzfotoğrafları

Çocuğunuzun banyo yaparken, denize girerken çıplak fotoğraflarını paylaşmayın. Normal biri için son derece normal, masum, eğlenceli olan bu fotoğraf çocuk pornocuları için malzeme olabilir. Çocuğunuz ileriki yaşlara geldiğinde bu fotoğraflar onu utandırabilir. Unutmayın eklediğiniz bir fotoğraf siz silseniz bile sonsuza kadar bir yerlerde kalır.

  1. Hasta halleri

Aslında çoğumuz kötü anlarımızı başkalarının görmesini istemeyiz. Çocuğunuzun hasta, yaralanmış, mutsuz hallerini sosyal medyada yayınlayıp başkalarının dikkatini çeken anne baba kendisini sorgulamalıdır. Farkında olmadan çocuğu üzerinden ilgi çekmeye çalışıyor olabilir. Çocuğunun hasta halinin fotoğrafını yayınlamak yerine, gerçekten gerekli ise kısa bir bilgilendirme çok daha nezaketli olabilir.

  1. Çocuğunun sorunlu davranışlarını paylaşmak

Günümüz akran zorbalığı daha çok sosyal medya üzerinden yapılıyor. Bazı anne babalar bilerek yada bilmeyerek çocuklarını gülünç duruma düşürecek yada alay konusu olmasına “online utandırmaya” yol açacak paylaşımlarda bulunabilirler. Aile içi gizliliği, mahremiyeti, çocuğun kişisel sınırlarını bozacak anılar paylaşılmamalıdır.

  1. Bebeklik

Şu anda bebek bile olsa ileride büyüyecek, çocuk, genç ve yetişkin olacak. İleride utanmasına yol açacak örneğin çiş yaptığı anlar gibi yayınlardan kaçınılmalıdır. Tuvalette iken çekilmiş fotoğrafları varsa sosyal medyada yayınlamak yerine kendi özel albümünüzde tutabilirsiniz.

  1. Çocuk hakkında özel bilgiler

Kötü amaçlı kişilerin kullanabileceği bilgileri paylaşmamak gerekir. Örneğin “Evde tek başına bizi bekleyebiliyor”, “okuldan eve yürüyerek tek başına gelebiliyor”, “aferin oğluma kardeşine biz yokken bakıyor” gibi bilgileri kimlerin kötü niyetle kullanabileceğini bilemezsiniz. Kurumsal sayfalar hariç özel telefonunuz, adresiniz gibi bilgiler başınıza olmadık sorunlar açabilir.

  1. Başkalarının fotoğrafları

Başkasının çocuğunun fotoğrafını yayınlamadan önce düşünmek gerekir. Onun ailesi buna izin verip vermeyeceği, rahatsız olup olmayacağı iyi düşünülmelidir.

  1. Akran zorbalığına maruz kalan çocuk

Eğer çocuğunuz başka çocukların zorbalığına maruz kalıyorsa bir kriz planı yapın. O çocukların ebeveynleri, okul yetkilileri ve gerekirse yasal mercilere ulaşmaya çalışın ve hemen önlemenin yolunu bulun. Bu konuda çocuğunuzu suçlayarak zaman harcamayın.

  1. Nasıl algılanıyor?

Bazı ebeveynler, öğretmenler bir çocuk için normal, doğal davranış ancak yetişkin gözüyle komik olan görüntüleri yayınlıyorlar. İzleyenler için komik, eğlenceli gelen bu haller çocuk için şimdi yada gelecekte kabus olabilir. Buradaki ölçüt, görüntünün nasıl algılanacağını iyi süzmenizdir. Çocuğun, doğaya, insanlığa, yaşama dair olumlu değerleri sunan görüntü ve mesajlarda sorun yoktur. Sorun, yanlış anlaşılabilecek, alay konusu olabilecek, tartışmaya yol açabilecek mesajları içeren paylaşımlardır.

Eskiden “nazar değer” diye kaçınılan bir çok durum günümüzde övünülen bir durum olarak algılanabiliyor. Aslında yılların süzgeçinden geçerek gelen ve çocuğun korunmasına dönük olan bir çok tutum vardı. Günümüz online yaşamın verdiği, özgürlük ve rahatlığın getirdiği riskleri iyi bilmek gerekir. Unutmayın,  resimler, videolar ve sözler her çeşit insan tarafından görülüyor.

imageBerna Türker

Psikolojik Danışman

Hepimiz mutluluğu, heyecanı, sevinci ömrümüz boyunca yakalamak isteriz. Fakat unuttuğumuz, bu güzel kavramların zıtlıkları sayesinde meydana geldiğidir. Mutluluğun varlığı için mutsuzluğa, heyecanın var olması için durgunluğa ve sevincin ise üzüntüye ihtiyacı vardır. Geştalt terapisi bu iki zıt kavramları bir çizgi üzerinde düşünür ve çizginin iki uç noktalarında bu bahsettiğimiz kavramların, gerçeklerin yer aldığını savunur, bunlara kutuplar adını vermiştir. Her konuda ve her zaman kutuplar ortaya çıkabilir, çünkü onları biz yaratırız (Latner 1986:99). Örneğin;
kibar…………. X………. kaba
açlık …………..X ……….tokluk
yaşam ………..X ………..ölüm
endişeli ………X………. huzurlu

Yukarıda görüldüğü gibi çizginin bir ucu var olmadan öteki uç var olamaz. Ölüm ve yaşam gibi. Zaman zaman yakından zaman zaman ise uzaktan şahit olduğumuz, duyduğumuz bir kavram. Varlığından ve gerçekliğinden eminiz fakat günlük hayatta düşünmeyi tercih etmediğimiz, konusunu açmaktan hoşlanmadığımız bir konu. Hâlbuki ölümü var eden şuan ‘yaşıyor’ olmamız. Hayatımızda mutsuzluğu, endişeyi daha rahat kabul edebilirken ‘yaşam’ kutbunun diğer ucunu kolaylıkla kabullenemiyoruz.
İnsanın ruh ve beden sağlığının bozulmaması, doğru işleyebilmesi için iki kutbu da içinde yaşatabilmelidir. Aksi takdirde ruhta bölünmeler, parçalanmalar gerçekleşir. Bu parçalanmalar bazı psikolojik rahatsızlıklara zemin oluşturur.
Peki, ruhumuzda bölünmelere yol açmamak için ne yapmalıyız? Tekrardan kutupların olduğu çizgiye bakalım; aynı boyut üzerinde yer alan ve birbirine zıt olan iki kişilik özelliğinin (kavram, olgu) ortasında söz konusu kutbun dengede olduğu, nötr bir yer vardır(Perls 1947/1992:9). Bir diğer adı sıfır noktası olan bu yerde bulunabilirsek çevre ve kişisel ihtiyaçlarımıza göre iki uçtan birine yakınlaşabiliriz. Örneğin zaman zaman kibar zaman zaman kaba olabiliriz. Aksine sadece tek bir kutba daima yakın olursak her koşulda ya kibar ya da kaba oluruz. İçimizde yaşatmadığımız kutuplar hem içsel çatışmalara hem de gerçek ihtiyacımızı gideremememize neden olur. Aynı mantık ‘ölüm’ içinde geçerlidir. Sürekli ölümden bahsedip hayatımızı normal akışında sürdüremeyiz, kaygı bozukluklarında olduğu gibi daha çok kaygı düzeyimizi arttırır. Fakat ölümden hiç bahsetmemek, konusu açıldığında kulak tıkamak da Freud’un savunma mekanizmalarından ‘inkar’ ve ‘bastırma’yı yoğun bir biçimde kullanıyor olduğumuz anlamına gelir. Gerçekliklerden sağlıklı olmayan bir kaçış yöntemidir ve bunu daima kullanmak psikolojik mekanizmamızda enerji biriktirir ve bu enerji türlü biçimlerde ortaya çıkar. Bu durumda dengeyi nasıl sağlayacağız?
Yaşam, hayatta olmak güzel, bunları var eden zıtlıkları ne fazla içselleştirmeli ne de inkarla gerçekliğini ret etmeliyiz. Yaşam ve ölüm arasındaki dengeyi kurmaya çalışan Mevlana, ölüm gününe (Şebî Aruz/Düğün Gecesi) demiştir. Biliyoruz ki her canlı doğar yaşar ve ölür. Bizler de bugün, şimdi ve burada nefes alıyor, yaşıyoruz. Bunların devam etmeyeceği bir gün elbet olacak, bu gerçeği biliyor ve kabul ediyor olmamız lazım.
Bizler muhteşem canlılarız ve her an ölümü düşünmemek için beynimiz basit bir oyun oynar. Sanki ölmeyeceğimizi hissederiz. Cenaze törenleri aslında ölenler için değil biz geride kalanlar içindir. O anda düşünürüz, bir gün bizim ve sevdiklerimizin başına gelebileceğini. Cenaze törenleri tarihin süzgecinden öyle süzülerek gelmiştir ki, öleni ve ölümü kabullenmemizi kolaylaştırır.
Yaşam, o kadar güçlüdür ki her şeyi elde etmeye, tatmaya yönlendirir. Ölüm o kadar güçlüdür ki tüm bunların bir gün yok olacağını gösterir. Bu ikisinin varlığını bilmek ne yaşamı tam sahiplenmeyi ne de tamamen bırakıp gitmeyi düşünmemizi engeller. Geştalt yaklaşımı “şimdi ve burada” kavramını geliştirmiştir. Şimdi ve burada bazen bir cenaze, bazen bir keyif bazen bir iş vardır. Hayat öyle bir sihir ki insanın hepsini tatmasını sağlar. Ölüm öyle bir sihir ki yaşanan şeyin yaşandığı anda ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır.

 

 

image
Fatıma Keskin
Psikolog

Bir çok kişi yeni yıl için dileklerde bulunuyor bunlar gerçekleşmediğinde yeterince disiplinli hareket etmediğini düşünüyor. Ne yazık ki gerçekleşmemesinin nedeni sadece disiplin eksikliği değil. Aslında, istenilen koşullar yerine getirildiğinde, disiplin olmadan da dilekler gerçekleşebilir. Örneğin eve abur cabur almadığımızda, sağlıklı beslenmeye adım atmış oluruz. Çoğu zaman disiplinin olmadığından değil, bulunduğumuz ortam ve koşulları iyi ayarlamadığımızdan dolayı isteklerimizi gerçekleştiremiyoruz. Uygun ortam ve koşullar dileklerimizi gerçekleştirmede önemli bir etkendir. Şüphesiz bunları sağlamak bizim elimizde.

Engel olarak tanımladıklarımız:

Çok az zaman veya para,
Cazibesi,
Belirsiz bir amaç,
Çok az bilgi,
Kötü duygular,
Diğer rahatsızlıklar.

Örneğin: Amacınız bu yıl daha fazla spor yapmak mı?

O halde büyük bir ihtimalle çok az zamanınız olacak (zaman), evde koltukta televizyon seyretmek daha çekici gelecek (cazibe), hangi spor merkezinin iyi olduğunu bilmiyorsunuz (az bilgi), bugün kendini kötü hissettiğiniz için evde kalıp güzel bir akşam ile kendinizi ödüllendirmek istiyorsunuz (kötü duygular), spor yaparken aşırı terlediğiniz için bundan dolayı rahatsız oluyorsunuz (diğer rahatsızlıklar).

Dileklerinizi gerçekleştirmek için ne yapacaksınız?

Dileklerin hayal değil gerçek olması için kendinizi zorlamak yerine bazı düzenlemeler yapabilirsiniz. Aşağıdaki adımları takip edin:

1.  Çok az zamanınız mı var?

Hangi zamanlarda kendinize vakit ayırabilirsiniz? Bunu ajandanınıza not edin.

2..  Cazibesi sizi çekiyor mu?

Cazip durumları etkisiz hale getirin. İşyerinizden sonra direk spor merkezine gidin.

3. Belirli bir amacınız var mı?

Örneğin spor’u neden yapmak istiyorunuz? Amacınızı açıkça yazın. Yazılı hale getirmek çok önemli. Kağıt kalemi elinize alıp yazmaya başladığınızda aslında çok şeyin aklınıza gelmediğini göreceksiniz. Biraz düşünün, neden spor yapacaksınız? Zayıflamak için spor yapacaksanız, işi biraz daha zorlaştırır, kendinize katlanmanız gereken bir yük daha eklemiş olursunuz. Egzersiz yapmayı, yürümeyi, hareketli olmayı hayatının bir parcası haline getirenler spor yapmadan duramıyorlar. Bir durak önce otobüsten inip yürümeyi, yürüyen merdiven yerine merdivenleri tercih etmeyi yazabilirsiniz. Böyle düşünmeye başladığınızda bir çok şey ürettiğinizi göreceksiniz. Bunları yazarsanız farkına varmadan bazılarını uygulamaya başladığınızı göreceksiniz.

4.  Yeterli bilgiye sahip misiniz?

Bu konu hakkında doğru kişilerle konuşun ve internette doğru bilgi edinin. Yapmak istediğiniz konuda bilgi sahibi kişilerle konuşmak sizi motive eder, en kestirme yolu gösterir; zamandan ve enerjiden kazanırsınız

5.Diğer rahatsızlıklara karşı ne yapabilirsiniz?

Bazı rahatsızlık veren durumları kabullenmelisiniz. Ancak küçük değişikliklerle durumu daha yaşanılabilir hale getirebilirsiniz, örneğin güzel kokan bir deodorant ve havlu kullanabilirsiniz.

Tüm engelleri fark edin ve bunun için ne yapabileceklerinizi düşünün. Sonuç olarak, sizin için uygun olan koşullar ve zeminler hazırlayın böylelikle dileklerinizi gerçekleştirmeniz kolaylaşacaktır.

image image

Psikolog Şenel Karaman, 06.11.2015 tarihinde Ekonomi Üniversitesi Psikoloji Atölye Dersinde “Bir Peri Masalı” yöntemini anlattı. Bir problemi ele alıma, tanımlama, hedefler ve önündeki engeller konusunda Bir Peri Masalı yöntemini tanıttı.

 

Ebru ZORLUTUNA
Uzman Psikolog

Kaygı yaşamın içinde olan ve olması gereken bir duygudur. Herkes zaman zaman kaygı yaşar. Kaygı, tehditler ve uyarılar karşısında bizi korur ve önemli hedeflere ulaşmamıza yardımcı olur.
Çocukların belirli yaş dönemlerinde ortaya çıkan korkuları olabilmektedir. Bebekler ve küçük çocuklarda yüksek sesler, ani hareketler, yabancılar, ayrılık gibi durumlardan korkabilmektedirler. Okul öncesi çocuklar ise, karanlık, maskeler, hayvanlar, canavar ve hayaletlerden korkmaktadırlar. Okul çağındaki çocuklar ise doğaüstü varlıklar, sosyal ortamlar, başarısızlık, reddedilme, ölüm, yaralanma, hastalık gibi korkuları yaşayabilmektedirler. Bazı çocukların kaygılı olma olasılığı daha yüksektir. Çocuğun yaşadığı travmatik deneyimler ya da izledikleri filmler de kaygı ve korkuyu artırabilmektedir.

ÇOCUKLARDA KAYGI TÜRLERİ
Yaygın Kaygı
Çocuğun günlük yaşam olaylarına karşı aşırı ve kontrolsüz kaygı duymasıdır. Sağlığı, aile sorunları, akranlarıyla ilişkileri, okulu, dünya olayları, okul ve spor başarıları ve güvenlik hakkında kaygılı olmaktadırlar. Mükemmellik için çaba eğilimindedirler. Sürekli onay ve kabul isteyebilmektedirler. Sınıfta sorular sorma ve yanıtlamakta güçlük yaşarlar. Yeni ve yabancı durumlarda ne yapacağını bilemez ve korkabilmektedirler. Bedensel olarak yakınmalarda (mide bulantısı, kalp çarpıntısı, baş dönmesi) bulunabilmektedirler.
Sosyal Kaygı
Çocukların diğer insanlarla etkileşimden ya da ilgi odağı olmak zorunda olduğu durumlarda korku ve kaygı hissetmesidir. Bu çocuklar diğerlerinin onun hakkında kötü düşüneceğine ve güleceğine inanırlar. Utangaç davranışları vardır ve sosyal aktivitelerde bulunmayı red ederler. Sınırlı sayıda arkadaşları vardır. Sınıf içinde sorulan soruları cevaplamaktan çekinirler.
Ayrılma Kaygısı
Ayrılma kaygısı bebeklerde zirvededir. Bu dönemde ağlama ve öfke nöbetleri sağlıklı tepkilerdir. Ayrılma kaygısı, 14-18 lık erken çocukluk döneminde, çocuktan çocuğa farklılık gösterse bile anne tutumuna bağlı olarak azalmaktadır. Birçok çocuk 18 ay ile 3 yaş arası ayrılık kaygısı yaşayabilmektedirler. Bir aile üyesini terk etmekte güçlük yaşamakta ve ayrıldığında kendilerini sakinleşmekte zorlanabilmektedir. Ayrılık yaşadığında sevdiği kişinin başına kötü bir şey gelebileceğine ilişkin yoğun korkuları vardır. Öngörülemeyen bir olayın (kaçırılma, kaybolma) kalıcı ayrılığa neden olacağını düşünebilir, ayrılıkla ilgili kabuslar görebilmektedirler. Hatta tek başına kalacağı ya da kabuslar göreceğini düşünerek uykuyu reddedebilirler. Bu çocukların bir çoğu anaokuluna veya okula gitmeyi reddedebilirler. Ebeveynleri olmadan başka yerde uyumak istemezler. Ayrıldığında bir takım fiziksel rahatsızlıklardan (çarpıntı, baş dönmesi ve halsizlik) yakınırlar.
Seçici Mutizm
Konuşmak ve okul gibi sosyal ortamlarda etkin iletişim kurmada yetersizlik ile ilgili kaygı bozukluğudur. Bu çocuklarda gelişimsel olarak bir gerilik bulunmayıp, konuşma ve anlama yeteneklerine sahiptirler. Çocuk sorulan sorulara hiç cevap vermeden donuk bir şekilde kalmaktadır. Bu çocuklar duygusuz, ifadesiz ve sosyal olarak izole olmaktadırlar. Aile ortamında da bir o kadar çok konuşmaktadır. Bu davranışlar okulun ilk ayının dışında en az bir ay sürüyor ise secici mutizim’den söz edilebilir.
Özgül Fobiler
Fobiler, insanın yaşamındaki bir nesne ve ya bir duruma karşı kalıcı, aşırı ve mantıksız korkularıdır. Çocuk yaşadığı bu yoğun korkuyu kontrol edememektedir. En sık raslanan fobiler; köpek ve böcekler, yüzme, yükseklik, yüksek ses ve iğne korkusu olarak sayılabilmektedir.
Obsesif-Kompulsif Bozukluk
Bu çocukların bir takım takıntıları veya istenmeyen düşünceleri vardır. Bu çocuklar, rahatsız olduğu düşünceleri ve kaygısını azaltmak için bir takım kompulsiyonlar (tekrarlayan fiziksel veya zihinsel davranışlar) geliştirerek meşgul olurlar. Bazı kompulsiyonlar, 100’den geriye doğru saymak, bazı nesnelere dokunmak, el yıkama tekrarları gibi olabilmektedir.
Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Çocukların doğrudan yaşadıkları veya tanık oldukları travmatik deneyimler geçmeyen korkulara yol açabilirler. Bunlar; bir aile üyesinin ya da sevilen birinin ölümü, trafik kazası, fiziksel veya cinsel istismar, doğal veya insan yapımı felaketler ya da yaralanmalar olabilmektedir. Çocuklarda görülen belirtileri; ürkek ve sinirli olma, olayın hatırlatılmasından kaçınma, tedirgin eden canlı anıların gözünün önüne gelmesi ve fiziksel belirtiler olabilmektedir.

Korkan Çocuğa Nasıl Yaklaşılır?

Çocuğunuzun korkusunu dinleyin ve asla göz ardı etmeyin.

  • Kaygı ve korkuları hakkında konuşması için teşvik edin ama hemen korkularıyla yüzleştirmeye kalkmayın.
  • Korktuğu şey karşısında “utangaç” ,“kaygılı” ya da “korkak” olarak etiketlemeyin.
  • Korku ve kaygılar bulaşıcıdır ve sizden çocuğunuza kolayca geçebilir. Öncelikle sizin korku ve kaygılarınızla baş etmeyi öğrenmeniz gerekir.
  • Çocuğa güven vermek, güvende olduğunu hissettirmek çok önemlidir. Eğer bunu yapıyor ve hala korkuları devam ediyorsa yardım almak gerekir. Çocuğunuzun kaygı ve korkuları için geliştirilmiş bir çok etkili tedavi yöntemi vardır. Örneğin EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) kullanan bir uzmana başvurmanızı öneririz.

İFM tarafından düzenlenen “Hijyen ve Semitasyon” konulu İZDENİZ çalışanlarına  hizmet içi eğitim, Psikolog Şenel Karaman’ın katılımıyla yapıldı.11541716_10154028104935616_789085703_o 11640452_10154028105025616_1656177649_o 11647373_10154028105035616_1305776350_n 11658939_10154028104820616_1384531412_o

senelsempozyumsenelsempozyum1Psikolog Şenel Karaman 7. İTK Okulöncesi Sempozyumunda “Çocuk yaşadığını öğrenir: Nomofobia’nın suçlusu kim?” konulu bir çatıştay gerçekleştirdi.

Nomophobia, cep telefonuyla olan kontağın kesilmesinden doğan korkuyu ifade etmek için kullanılan bir terimdir. 2010 yıllarında cep telefonu kaynaklı kaygıların araştırmasını yapan “UK Post Office” i tarafından üretilmiş bir terimdir.

İnternet ve uygulama yapımcıları her geçen gün daha da fazla uygulama üretiyorlar ve bunların kullanılması kaçınılmaz görünüyor ayrıca yaşamı kolaylaştırıyor. Ancak akıllı telefon bağımlılığının kişinin sağlığına, sosyal ve psikolojik yaşantısına etkileri oluyor

Çocuklarımıza nasıl bakacağız? Onları eski bilgi şemalarımızla mı yoksa dijital dünya kültürünün çocukları olarak mı göreceğiz?

Çocukların cep telefonunu kötüye kullanmalarını önlemek için ebeveyn ve eğitimcilerin bu konuda ne yapacaklarını iyi bilmeleri gerekiyor.

Psikolog Şenel Karaman Martı İtalyan Okullarında Eş İlişkileri üzerine bir sunum yaptı.image

Uzman Psikolog Selin Şardağ Rota Koleji velilerine ‘Dengeli Anne Baba Olma Sanatı” konulu bir seminer verdi. Yoğun katılımın olduğu toplantıda ebeveyn tutumları üzerinde konuşuldu.imageimage

Uzman Çocuk Psikologumuz Pınar Fidanci Konak RAM’a bağli okullardaki psikolojik danişmanlara çocuklarin gelişimsel ve duygusal değerlendirmelerinde kullanilan iNSAN VE AILE ÇİZİMİ testleriyle ilgili üç günlük hizmet içi eğitim verdi.imageimageimageimage

çocuk

Amerika’da, okul çağındaki çocukların en az yüzde dokuzuna DEHB teşhisi koyuluyor ve bu çocuklar tıbbi ilaç tedavisine başlıyorlar. Fransa’da DEHB teşhisi koyulan ve ilaç tedavisi alan çocukların oranı ise yüzde 5′in altında. Peki bu aradaki fark neden kaynaklanıyor?
Bu soruyu yanıtlamak için önce başka sorular sormamız gerekiyor. Öncelikle DEHB bir biyolojik-nörolojik bozukluk mudur? Şaşırtıcı olan, bu sorunun cevabının Fransa’da ya da Amerika’da yaşıyor olmanıza göre değişiyor olması. Amerika’da, çocuk psikiyatristleri DEHB’yi biyolojik sebepleri olan bir biyolojik bozukluk olarak görüyor. Ayrıca tercih edilen tedavi de yine biyolojik: Uyarıcı ilaçlar.
Diğer taraftan Fransız çocuk psikiyatristleri DEHB’yi psiko-sosyal ve içinde bulunduğu şartlara bağlı sebepleri olan tıbbi bir durum olarak değerlendiriyorlar. Fransız doktorlar, çocukların odaklanma ve davranışsal problemlerini ilaçlarla tedavi etmek yerine çocuğun stresinin altında yatan soruna bakmayı tercih ediyorlar. Çocuğun beynindeki değil, çocuğun sosyal ortamındaki sorunu araştırıyorlar. Sonra altta yatan sosyal bağlamdaki sorunu, psikoterapi ya da aile danışmanlığı ile tedavi etmeyi seçiyorlar. Bu, Amerikalıların bütün semptomları çocuğun beynindeki kimyasal dengesizlik gibi biyolojik bir fonksiyon bozukluğuna atfetme eğiliminden çok daha farklı bir bakış açısı.
Fransız çocuk psikiyatristleri, Amerikalı psikiyatristlerin kullandığı duygusal çocukluk problemlerini sınıflandırma sisteminin aynısını kullanmıyorlar. Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nı ya da DSM’yi kullanmıyorlar. Sosyolog Manuel Vallee’ye göre Fransız Psikiyatri Federasyonu, mevcut sistemin etkisine direnmek için alternatif bir sınıflandırma sistemi geliştirdi. Bu alternatifin adı CFTMEA (Classification Française des Troubles Mentaux de L’Enfant et de L’Adolescent). İlk kez 1983 yılında çıkan sistem, 1988 ve 2000 yıllarında güncellendi. CFTMEA, çocuklarda görülen semptomların altında yatan psikososyal sebepleri belirlemeye odaklanıyor, semptomları maskelemek için kullanılacak en iyi farmakolojik “yara bandı”nı bulmaya değil.
Fransız doktorlar, çocuğun sosyal bağlamında ters giden şeyleri bulma ve “tamir etme” konusunda ne kadar başarılı olurlarsa, o kadar az sayıda çocuğa DEHB teşhisi koyuluyor. Üstelik DEHB’nin tanımı, Amerikan sisteminde olduğu kadar geniş değil. Benim görüşüme göre Amerikan sistemindeki tanım, normal çocukluk davranışının çoğunu “patolojik” addediyor. Amerikan çocukluk problemlerini sınıflandırma sistemi DSM , belirgin bir şekilde altta yatan sebepleri dikkate almıyor. Ve böylece doktorların çok daha fazla sayıda semptomatik çocuğa DEHB teşhisi koymasına sebep olurken, aynı zamanda bu çocukları ilaçlarla tedavi etme konusunda da doktorları teşvik ediyor.
Fransızların bütünsel psikososyal yaklaşımı aynı zamanda DEHB tipi semptomların beslenme ile ilgili sebeplerini de dikkate almayı sağlıyor. Özellikle de bazı çocukların davranışlarının yapay olarak renklendirilmiş, belli koruyucular ve/veya alerjenler içeren yiyecekler tükettikten sonra daha da kötüleşmesi gerçeğini. Fransa’da problemli çocuklarla ve elbette aileleri ile de çalışan doktorlar, beslenme ile ilgili müdahalelerin bazen bir çocuğun problemine çözüm getirebildiğinin oldukça bilincindeler. Amerika’daki, DEHB’nin katı bir şekilde sadece farmakolojik tedavisine odaklanma anlayışı, doktorların beslenmeyle ilgili faktörlerin çocukların davranışı üzerindeki etkisini görmemezlikten gelmelerine sebep oluyor.
Amerika ile Fransa arasındaki farklılıklar bu kadarla da kalmıyor. İki ülkedeki çocuk yetiştirme felsefeleri de birbirinden oldukça farklı. Bu farklı felsefeler de, Fransız çocukların Amerikalı akranlarına göre neden genel olarak daha az problem yaşadıklarının bir sebebi olarak görülebilir.
Fransız tarzı ebeveynliği keşfeden Amerikalı bir annenin hikayesini anlatan Pamela Druckerman’ın Bébé’yi Yetiştirmek / Bringing up Bébé isimli kitabı, bu farklı ebeveynlik tarzlarını gözler önüne seriyor. Bence Druckermann’ın görüşleri, Fransız çocuklara neden Amerika’da gördüğümüz oranlarda DEHB teşhisi koyulmadığı tartışmasına katkı sağlayacak nitelikte.
Doğdukları andan itibaren Fransız ebeveynler çocuklarına sıkı bir cadre yani “çerçeve” ya da “planlı bir yapı” sağlıyorlar. Örneğin çocuklar ne zaman isterlerse o zaman atıştırmalık bir şeyler yiyemiyorlar. Yemek saati, günün sadece belli dört saatinde yer alıyor. Fransız çocuklar, ne zaman isterlerse bir şeyler atıştırmak yerine sabırla yemek saatlerini beklemeyi öğreniyorlar. Fransız bebeklerden de ebeveynleri tarafından belirlenen sınırlara uymaları bekleniyor. Örneğin Fransız ebeveynler, bebekleri dört aylık olduğunda bütün gece deliksiz uyumuyorlarsa çocuklarına uyku eğitimi veriyorlar.
Druckerman’ın gözlemlerine göre Fransız ebeveynler de çocuklarını Amerikalı ebeveynler kadar çok seviyorlar. Onlara piyano dersleri aldırıyor, spor antrenmanlarına götürüyor ve yeteneklerini en iyi şekilde ortaya koymaları için onları teşvik ediyorlar. Ancak Fransız ailelerin farklı bir disiplin felsefeleri var.
Fransızların sürekli uyguladığı kurallar ve koydukları sınırlar, çocukların kendini güvende hissetmelerini sağlıyor. Fransız aileler, net sınırların, bir çocuğun kendini daha mutlu ve güvende hissetmesini sağladığına inanıyorlar. Bu benim bir terapist ve anne olarak yaşadığım kişisel deneyimlerimle de oldukça bağdaşan bir düşünce. Ve son olarak Fransız aileler, “hayır” kelimesini duymanın, çocukları “kendi arzularının tiranlığından” kurtardığına inanıyorlar.
Çocuklarla çalışan bir terapist olarak şunu artık çok anlaşılır buluyorum: Fransız çocuklar davranışlarını kontrol etmek için ilaçlara ihtiyaç duymuyorlar, çünkü kendilerini kontrol etmeyi zaten çok küçük yaşlarda öğrenmiş oluyorlar. Çocuklar kuralların çok iyi anlaşıldığı ailelerde büyüyorlar. Ortada net bir aile hiyerarşisi bulunuyor. Druckerman’ın tanımladığı gibi Fransız ailelerinde ebeveynler kararlı ve kesin bir şekilde çocuklarının sorumluluğunu alıyorlar ve yönetimi ellerinde bulunduruyorlar. Amerikan aile tarzında ise durum genellikle tam tersi oluyor.
Kaynak :
Ceviri : http://www.egitimpedia.com/bakis-acisi/fransiz-cocuklarda-dehb-neden-daha-az-goruluyor
Orjinal Yazı : https://www.psychologytoday.com/blog/suffer-the-children/201203/why-french-kids-dont-have-adhd

Psikolog Şenel Karaman TAKEV Fen ve Anadolu Lisesi öğrencilerine Psikoloji Bölümleri hakkında bilgi verdi. Toplantıda Şenel Karaman Meslek seçerken nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda bilgiler verdi.imageimageimage

Şenel Karaman Kids Aloud Bornova Anaokulunda Etkili Anne Baba konulu bir sunum yaptı.

  • imageimageimage

Şenel Karaman, Cemdag Aydınlatma çalışanlarına, çeşitli konularda tam günlük bir eğitim çalışması gerçektelştirdi.imageimageimage

“Toplum Liderleri Geliyor” Rotary Etkinliğinde, Şenel Karaman Öğretmen adaylarına bir sunum gerçekleştirdi. Öğretmenliğe psikolojik ve fizyolojik olarak nasıl hazırlanılabileceği konusunda interaktif bir sunum gerçekleşti.image

Şenel Karaman Küçük Şeyler Anaokulları çalışanlarına yönelik etkili öğretmenlik konusunda bir sunum gerçekleştirdi.image

Açılışını Psikolog Şenel Karaman’ın  “Canım Öğretmenim” filmiyle yaptığı Bornova Koleji öğretmen Seminerleri 20 Ağustosta başladı. Liman Psikoloji olarak Taylan Özgür Demirkaya, Zahit Harmalı, Mahmut Bektaş, Selin Şardağ, Nur Furtun Sökmen,  Pınar Fidancı seminer verdi.. Seminerler 8 Eylül’de Sona Erdi..

12529_805428606169279_1404882491508340927_n 10580204_805488382829968_8519843807022037306_n 10590492_805488019496671_7742029489174695253_n 10614244_803132653065541_7781013243960525279_n (1) 10614244_803132653065541_7781013243960525279_n 10645174_805487879496685_3052338977624275576_n

İzmir Anneleri için Çocuğum sağlıklı gelişiyor mu Semineri yapıldı. Uzm. Psikolog Pınar Fidancı’nın sunumuyla soru cevap şeklinde  gerçekleşen seminer Reciis’teydi.

 

10405558_783296015049205_27487954747542043_n10553422_783296025049204_6112628380662501022_n (1)

10443412_10152570855408874_9211293126273559694_n

59466_10152102299711218_4085247635894510265_n 1554596_10152102299901218_7973015312033149486_n 10352275_10152102287556218_7176761955429324003_n 10402037_10152102290511218_6031122374648021863_n 10415620_10152102299836218_2462371008861178197_n 10419481_10152102289201218_1448328143065488922_n 10440840_10152102289316218_7433660616665159892_n 10446506_10152102290291218_1839707856911883082_n 10450813_10152102299761218_5254925080289491095_n 10464251_10152102288301218_4774134098888403362_n 10474034_10152102287601218_6140391277440431760_n 10478937_10152102289246218_6234501931043619435_n 10481389_10152102289751218_5684980428802772817_n 10486217_10152102289656218_8495395415168105272_n 10489680_10152102290636218_4879469243949137784_n 10505272_10152102290086218_2119104794575916494_n

Çocuk psikoloğumuz Pınar Fidancı, İstanbul’da EMDR 1. düzey eğitimi çocuk süpervizyonunu 22 Haziran’da DBE’de verdi.yuıo