Kaçındığımız Ölüm Kavramı

imageBerna Türker

Psikolojik Danışman

Hepimiz mutluluğu, heyecanı, sevinci ömrümüz boyunca yakalamak isteriz. Fakat unuttuğumuz, bu güzel kavramların zıtlıkları sayesinde meydana geldiğidir. Mutluluğun varlığı için mutsuzluğa, heyecanın var olması için durgunluğa ve sevincin ise üzüntüye ihtiyacı vardır. Geştalt terapisi bu iki zıt kavramları bir çizgi üzerinde düşünür ve çizginin iki uç noktalarında bu bahsettiğimiz kavramların, gerçeklerin yer aldığını savunur, bunlara kutuplar adını vermiştir. Her konuda ve her zaman kutuplar ortaya çıkabilir, çünkü onları biz yaratırız (Latner 1986:99). Örneğin;
kibar…………. X………. kaba
açlık …………..X ……….tokluk
yaşam ………..X ………..ölüm
endişeli ………X………. huzurlu

Yukarıda görüldüğü gibi çizginin bir ucu var olmadan öteki uç var olamaz. Ölüm ve yaşam gibi. Zaman zaman yakından zaman zaman ise uzaktan şahit olduğumuz, duyduğumuz bir kavram. Varlığından ve gerçekliğinden eminiz fakat günlük hayatta düşünmeyi tercih etmediğimiz, konusunu açmaktan hoşlanmadığımız bir konu. Hâlbuki ölümü var eden şuan ‘yaşıyor’ olmamız. Hayatımızda mutsuzluğu, endişeyi daha rahat kabul edebilirken ‘yaşam’ kutbunun diğer ucunu kolaylıkla kabullenemiyoruz.
İnsanın ruh ve beden sağlığının bozulmaması, doğru işleyebilmesi için iki kutbu da içinde yaşatabilmelidir. Aksi takdirde ruhta bölünmeler, parçalanmalar gerçekleşir. Bu parçalanmalar bazı psikolojik rahatsızlıklara zemin oluşturur.
Peki, ruhumuzda bölünmelere yol açmamak için ne yapmalıyız? Tekrardan kutupların olduğu çizgiye bakalım; aynı boyut üzerinde yer alan ve birbirine zıt olan iki kişilik özelliğinin (kavram, olgu) ortasında söz konusu kutbun dengede olduğu, nötr bir yer vardır(Perls 1947/1992:9). Bir diğer adı sıfır noktası olan bu yerde bulunabilirsek çevre ve kişisel ihtiyaçlarımıza göre iki uçtan birine yakınlaşabiliriz. Örneğin zaman zaman kibar zaman zaman kaba olabiliriz. Aksine sadece tek bir kutba daima yakın olursak her koşulda ya kibar ya da kaba oluruz. İçimizde yaşatmadığımız kutuplar hem içsel çatışmalara hem de gerçek ihtiyacımızı gideremememize neden olur. Aynı mantık ‘ölüm’ içinde geçerlidir. Sürekli ölümden bahsedip hayatımızı normal akışında sürdüremeyiz, kaygı bozukluklarında olduğu gibi daha çok kaygı düzeyimizi arttırır. Fakat ölümden hiç bahsetmemek, konusu açıldığında kulak tıkamak da Freud’un savunma mekanizmalarından ‘inkar’ ve ‘bastırma’yı yoğun bir biçimde kullanıyor olduğumuz anlamına gelir. Gerçekliklerden sağlıklı olmayan bir kaçış yöntemidir ve bunu daima kullanmak psikolojik mekanizmamızda enerji biriktirir ve bu enerji türlü biçimlerde ortaya çıkar. Bu durumda dengeyi nasıl sağlayacağız?
Yaşam, hayatta olmak güzel, bunları var eden zıtlıkları ne fazla içselleştirmeli ne de inkarla gerçekliğini ret etmeliyiz. Yaşam ve ölüm arasındaki dengeyi kurmaya çalışan Mevlana, ölüm gününe (Şebî Aruz/Düğün Gecesi) demiştir. Biliyoruz ki her canlı doğar yaşar ve ölür. Bizler de bugün, şimdi ve burada nefes alıyor, yaşıyoruz. Bunların devam etmeyeceği bir gün elbet olacak, bu gerçeği biliyor ve kabul ediyor olmamız lazım.
Bizler muhteşem canlılarız ve her an ölümü düşünmemek için beynimiz basit bir oyun oynar. Sanki ölmeyeceğimizi hissederiz. Cenaze törenleri aslında ölenler için değil biz geride kalanlar içindir. O anda düşünürüz, bir gün bizim ve sevdiklerimizin başına gelebileceğini. Cenaze törenleri tarihin süzgecinden öyle süzülerek gelmiştir ki, öleni ve ölümü kabullenmemizi kolaylaştırır.
Yaşam, o kadar güçlüdür ki her şeyi elde etmeye, tatmaya yönlendirir. Ölüm o kadar güçlüdür ki tüm bunların bir gün yok olacağını gösterir. Bu ikisinin varlığını bilmek ne yaşamı tam sahiplenmeyi ne de tamamen bırakıp gitmeyi düşünmemizi engeller. Geştalt yaklaşımı “şimdi ve burada” kavramını geliştirmiştir. Şimdi ve burada bazen bir cenaze, bazen bir keyif bazen bir iş vardır. Hayat öyle bir sihir ki insanın hepsini tatmasını sağlar. Ölüm öyle bir sihir ki yaşanan şeyin yaşandığı anda ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır.

Yorum yazabilirsiniz...

*

captcha *